Şehirli Kadın’ın Cevabı

“Atatürk’ün durumu saatten saate daha da ağırlaşıyor, durum resmi bildirilerle millete açıklanıyordu.
Dalgın ve bitkin olarak yatan Atatürk’ün gözleri nadiren açılıyordu. Herkesin hayranlığını kazanan o güzel mavi gözler artık eski parlaklığını kaybetmiş, solgunlaşmıştı. Hiçbirimizle konuşmuyordu. Sadece:

‘Aman dil, dil efendim’ diye bir şeyler söylüyordu. Bu sözlerin ne anlama geldiğini çözmek için bütün zekamızı kullanıyor, geçmiş olayları düşünüyor ve aralarında bir ilişki kurmaya çalışıyorduk. Fakat yine de ne demek istediğini bir türlü anlayamıyorduk.” Mustafa Kemal’in sadık dostu, Kılıç Ali’si hatıralarında Ata’nın son sözlerinin dil olduğundan bahseder. Milli değerlerin sürekliliğinin kültür ve dil olduğunu belirten, Türkçe’nin sadeleştirilmesi konusunda hassasiyet gösteren ve Güneş Dil Teorisi’nin savunucusu paşanın son sözlerinin dil olması yadırganacak bir durum da değildir.

Fakat ne yazık ki bizler çok ünlü yazarlardan ve ders kitaplarından, Atatürk’ün sevdiği yemeklerden kıyafetlere, karga kovalamasından sevdiği kadınlara kadar hikayeler okumuş fakat miras bıraktığı ve çalışmalarının devam ettirilmesi gerekliliğini ısrarla son anına kadar dile getirdiği halde bunları asla okuyamamışızdır. Evet ne yazık ki okuy(a)mamışızdır. Çünkü; Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından yapılan her şey haliyle emperyalistlerin takdirine mazhar olamamış, korkutucu bulunmuş ve muhteşem Türk Mustafa Kemal Atatürk’ü bile kapitalist isteklerle dar bir kalıba sığdırarak bir veri olarak kullanma girişiminde bulunmuşlardır. Bu sebepten, bizim de az milliyetçi çok maddeci yazarlarımız yazması gerekenleri yazmamış, kontrol edilmiş birkaç hikayeyle gelecek nesilleri oyalamışlardır. Kalemlerini başkalarının istekleri doğrultusunda kullananlar, Mustafa Kemal’in mirası dil çalışmalarından kendileri habersizdir ve bizleri de uzaklaştırmışlardır.

Sosyal medyada kişilerin özel hayatlarını dedesinin seceresine kadar didikleyenler, Atatürk ile ilgili birkaç hikayeyle yetinmiş bilgiye erişimin hayli kolay olduğu bu çağda araştırma gereği dahi hissetmeyecek kadar ‘sözde’leşmiştir. Dil bilimi konusuyla ilgilenenler; dil deneyi konusunu, ilk kelimeyi ve Frigleri bilirler fakat Güneş Dil Teorisi konusunda ya hiç bilgiye sahip değillerdir ya da çok az bilgiye sahiptirler. Daha basit örneklendirecek olursak, ismi Türkçe olan bir dükkan yerine Fransızca olanı daha “modern ve lüks”, İngilizce olanı daha “global” bularak tercih etmemiz gibi… “İstanbul’da çıkan bir gazeteyi Kaşgar’daki Türk de anlayacaktır.” fikriyle çalışmalar yapan Mustafa Kemal’i anlayamadığımızı en basit seçimlerimizden dahi görebilmemiz mümkündür. Tüm bunlara bakarak dilinde, kolunda ve kıyafetlerinde Atatürk taşıyanların ‘sözde’liğinden bahsetmemiz ise mümkün değildir.

Türk edebiyatında, ismine layık şekilde Türkçe hassasiyeti ile yazan yazarların dünyaca ünlü edebiyat ödüllerine mazhar görülmemesi hatta Türkçe yazış ve Türk’çe yaşayışları nedeniyle birçok mağduriyete maruz kalmaları aşikarken Türkçe yazmasına rağmen diğer dillere çevrildiğinde daha iyi anlaşılabilen, çarpma bölme çıkarma yazarların “Nobelli bir Türk yazar” başlıklarıyla yüceltilmesinin asıl sebebinin kültür, milliyet ve dilden uzaklaştırma politikaları çerçevesinde bir proje olduğunu görmezden gelmek tercih edilen körlükten başka bir şey değildir.

Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un eserlerini okumayı entelektüellik ve çağdaşlık olarak görenlerin, Oktay Sinanoğlu’nun “Bye bye Türkçe” eserinden habersiz olmaları ve Türk dili konusunda verilen mücadeleleri evrenselliğe direnme olarak görmeleri emperyalist devletlerin dil ve kültür yozlaştırma politikalarının ne denli başarılı olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yozlaştırma hareketinin başarılı olmasına isteyerek destek veren Türklüğe sadece vatandaşlık bağı ile bağlı olanların ise Atatürk ve mirasları ile bir araya getirilemeyeceği açıktır.

Son söze gelirsek, Türkçe konusunda çıkışlarıyla son zamanlarda kamuoyunun adından sıkça söz ettiği Ali Tufan Kıraç’ın “İngilizce eğitim kaldırılsın” paylaşımı üzerine düşünmeden ve art niyet ile ayaklananların, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözünden haberdar olmadığını göstermektedir. İşte burada “sözde” ve “gerçek”, Atatürkçü turnusolu olarak Türkçe’nin ispat metodu olduğu çok açıktır. Saygıdeğer Kıraç’ın, “Evrensel dil İngilizce”ciler ve milliyetçiliği Fransız ihtilalinde bırakmışların karşısında Türkçe yazım ve Türk’çe yaşam konusunda mücadelesine destek olurken, aynı fikirde olmadığım bir konuda “şehirli bir kadın” olarak birkaç cümle sarf etme ihtiyacı duyuyorum;

-Şehirli olduğum için değil, naçizane yoğun çalışmalarım olduğumda ütüyü erkek kardeşim yapıyor. Benden iyi yaptığı ise kaçınılmaz bir gerçek ve bundan gocunmuyor.

-Duygusallığımız, merhametimiz ve cinsiyetimiz konusunda karşı cins değil biz söz hakkına sahibiz. Ve değerlerimize dokunulduğunda Tomris Han gibi hedefe kilitlenip duygularımızı bir kenara attığımız doğrudur.

-Kahvaltı hazırlamamanın boşanma sebebi olduğunu duymuşluğum var ama kahvaltı hazırlayan kadınların onore edildiğini maalesef görmüşlüğüm yok.

-Boşanan kadın üç ayda kendini toplar mı bilemem fakat imza ile sonuçlanmamış ilişkisi bile bittiğinde yıllarca toparlanamamış kadınları bilirim.

-Çocuk bakma konusuna gelirsek, bakma değil ama yapma konusunda yasal düzenlemeler getirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Ve tüm bunlar sevgili ağabeyim; cinsiyet değil şahsiyet meselesi…

Twitter : @BurcuArall

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Etiketler: , , ,