Let Me Show You The Only Devil İn Middle East

Çocuk oyunları…

Hepimiz oynadık, yani en azından belli dönem çocukları olarak sokaklarda az top koşturmadık.

Peki bu oyunları evrensel, genel geçer kurallarla oynayan oldu mu?

Ben oynamadım.

Bizim mahallede kim güçlüyse, kim daha otoriterse onun borusu öterdi.

Adil bir düzenin olmadığı aşikar olsa da, çocuk yaşta sitemi suçlayacak değiliz elbet.

Belki de suçlamalı kim bilir?

Bakmak için baktığımız kitle iletişim araçlarının bilinçaltına gönderdiği sinyaller malum.

O vakitler sokak aralarında en çok yakar top oynanırdı. En güçlüler en iyi grubun içine dahil olur, zayıflar bir taraf. Denge(!) böyle kurulurdu. Oyun içerisinde top değdi mi değmedi mi yoksa sayı mı alındı bir şekilde güçlü taraf mızıkçılık yapar karşı tarafı yenerdi.

Ama bir de yenilen grupta hasbelkader otorite sahibi olursa…

Eyvahlar olsun! Mahalle karışırdı.

Çocuk yaştaydık ama, suistimal edilmiş bürokrasinin ve hiyerarşinin tüm açıklarını görüp kullanıyorduk.

Masumiyete karışan şeytanlıklar.

Zaman medcezirlere tabi olurken, biz büyüyorduk. Ve asıl şeytanları, şeytanlıkları görmeye başlamıştık.

Meğer bu uluslararası bürokrasi denilen şey, o nefret ettiğimiz pamuk prensesin üvey annesinden daha tehlikeliymiş. Zaman, masalın neredeyse tüm karakterlerinde de değişiklikler yaratmış. Küçücük yedi cüce, birleşmiş bir konsey kurmuş koca koca prensesleri modernlik altında demir kafeslere sıkıştırmış. Prensesler ise, asla kurtulamayacakları kafesten bir umut kurtulmak için cücelerden öpücük beklemekte… Prens mi? Şahikalar prensi, öpücükle, elmayla uğraşacak değil ya o artık en güzel kıyafetlerini giyiyor, en muhteşem törenlere katılıyor ama konseyden de cadıdan da pamuktan da uzak duruyormuş(!)

Avcı toplayıcı, “baltalar elinde” cüceler değişen zamana uyum sağlayıp en az iki dil bilen birer plaza beyefendisi olmuşlar. Plazada hayat kolay değil, öyle evini yabancıya açmak, menfaatin olmadan küresel meselelerde destek vermek, ölümlere üzülmek artık yok. Takım elbiselerin ve güler yüzlerin ardına vahşi yaşam şartlarının yırtıcılığı gizlenmiş.

Ah pamuk vah pamuk. Literatürde kavramların eleştirel yönleri tartışılırken bizimki yeni yeni adapte oluyormuş. Daha yeni modern oluyor, anomik intihar eğilimi gösteriyor yapıcı ve yıkıcı ne varsa yaşıyormuş. Tüm bu çalkantılarda duygusallıktan çıkamaması, seçimleri, coğrafi konumda etkili tabi.

Sonra gel zaman git zaman artan nüfus, azalan topraklar, cüceler egemenlik mücadelesinde vahşileşmiş. Vahşilik tam teşekküllü olsa da, birleşilmiş olanın teorikte olsa bile kuralları ve beyannameleri var. O zaman da çocukluklarına dönmüş birkaç kınama ve mızıkçılıkla işleri halletmişler.

Prens, çok ortalıkta görünmüyormuş. Malum, para akışının kontrolü kolay değil!

Peki ama üvey anne?

O da, önce hizmetinde bulunan avcılar ile prenseslere müdahale etmeye çalışıyor, olmadı mı el koymak için zaman kolluyormuş. Özünde tehlikeli cadı olmaktan asla vazgeçmeyen üvey anne, kimi vakitlerde krala kimi zaman da prenseslere şirin gözükmek için şekilden şekile giriyormuş.

Bir güzel kraliçe oluyor, bir çirkin ama zavallı kadın rolüne giriyormuş. Tabi bunlar hep planlar dahilinde. Sırayla, tüm prensesleri yok etmek ve güzelliğini kanıtlamak için her yola başvuran kötü kalpli kraliçe, yine avcıların beceremediği bir iş yüzünden işe koyulmuş.

Elinde bir sepet, sepette kırmızı kırmızı elmalar. Stratejik bir yere konumlanmış kulübenin kapısını çalmış. Bir vakitler açtığı kapı yüzünden ölümün eşiğinden dönmüş, birtakım kafesten kurtulma mı girmemi belli olmayan çabalar yüzünden “üs” bile vermiş prenses, bu sefer kapıyı açmamış. Çılgına dönen ve öfkeden köpürünce bir kat daha çirkinleşen kraliçe, gerçek yüzünü ortaya çıkarmış. Hakaretler, yaptırımlar, tehditlerin ardı arkası kesilmemiş.

Güzel prenses bu sefer düşünmüş taşınmış, artık böyle olmaması gerektiğine karar vermiş ve kapıyı açmış. Dikilmiş cadının karşısına. Yüz ifadesinden eski prensesin olmadığını anlayan ve planlarının kolayca gerçekleşmeyeceğini fark eden kötü planlı kraliçe, bu seferde farklı bir role girmiş. Cadı, mazoşistlikler barındıran şirinlikleriyle prensesi ikna etmeye çalışadururken; saf, iyi kalpli, kolay lokma prensesin bu çıkışına şaşıran cüceler, olaylara karışmayan prens ve diğer prensesler de boş durmamış. Planlar, haritalar, senaryolar karışıyor, konuşmayan kalmıyormuş.

Masum cüceleri, vahşi cüce yapan zaman yayın organlarını da subjektif yapmış.

Yalandan korkmadan yazmışlar da yazmışlar: “The burns on the screaming child brought into the Syrian-Kurdish hospital at Tal Tamir were enough to reduce even hardened medical staff to silence yesterday”

https://www.thetimes.co.uk/edition/news/turkey-is-suspected-of-using-white-phosphorus-against-kurdish-civilians-in-syria-jp23jmqvv?utm

Bunları yazarken de tarihin yazdığı kötü kalpli cadının “zehirli portakal gazını” unutmuşlar.

*Do you remember the year of 1954?

*What about millions of gallons of poisonous orange gas?

 *I would like to remind you of Napalm bombs.

*There’s only one child killer here, who do you think?

Twitter: @burcuaral

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.