Korona’nın Yolu

“Babalar, oğullarını; anneler, bebeklerini terk ediyor; hizmetçiler, hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor; doktorlar, rahipler ve rahibeler, hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hıristiyan usullerine göre gömülemiyordu; evler birer mezarlığa dönüşmüştü.” Boccacio: Decameron

Tarihin eski çağlarından bu yana salgın hastalıklar dünyanın dengesini değiştiren büyük savaşlardan daha büyük yıkımlara neden olmuştur. Ve bu yıkım sadece nüfus dengesini değil politik dengeleri de daima değiştirmiştir.

Lahitler ve kutsal kitaplardan Tevrat, çağının kıyıma uğramasına neden olan vebadan bahsetmiştir. Tevrat bu konuda birçok metin içermektedir. Bunlardan birinde; Musa(a.s.), İsrailoğulları’nı, firavunun zulmünden kurtarmak için gönderildiğinde, buna karşı çıkan firavunun kavmine, Allah’tan bir azap olarak veba geldiği yazılıdır.

Yine Tevrat’a göre veba, Davut(a.s.)’ın, İsrailoğulları’nı sayım yaptığı bir dönemde, Allah’ın onların üzerine gönderdiği bir azap olarak geçmektedir.

İsrailoğulları kim midir?

İsrailoğulları, İbrani din büyüğü ve atası Yakup’un 12 oğlunun soyundan gelenlere verilen isimdir. İbrahimi dinlerde Yakup’a Tanrı tarafından İsrail ismi verildiğine inanılır.

İsrailoğulları’nın firavunun zulmünden kurtarılmasının üzerinden yüzyıllar geçmiş, roller değişmiştir. Nükleer ve biyolojik silahlar üretildikçe olmayan mertlik daha da bozularak çocukların üzerine kurşun olarak yağmaya başlamıştır.

İslam hariç, neredeyse bütün dinlerde ahir zamanda bir kurtarıcı geleceğine inanılır. Yahudilerde bu inançlara sahip olan dinlerden biridir.

“Mesih bizi kurtaracak” bu cümleye dönem dönem duyarak aşina olsak da, İsrail Sağlık Bakanı Yaakov Litzman corona virüsten sonra bir kez daha dile getirmiştir.

Tarih böyle bir salgınla İsrailoğulları’nı firavunun zulmünden kurtarırken, zulme neden olanları korur mu?

Beklentilerini güncelleyelim “Mehdi kimi kurtaracak”

14.yy’da meydana gelen veba salgını Avrupa’da 200 milyona yakın kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuş, akla ziyan nedenlerle Orta Çağ insanının birbirini katletmesine de sebebiyet vermiştir.

Feodalizmin hüküm sürdüğü, kilise ve din adamlarının devlet yönetiminde söz sahibi olduğu dönemde haliyle bilimsel çalışmalar gelişmemiş ve salgına tek çare kiliselerden ve papazlardan beklenmiştir.

Halk, salgını “Tanrının Gazabı” olarak görmüş ve buna karşı kutsallık atfettikleri birtakım putlardan, azizlerden ve onlardan kalma inançlardan çare ummuş olsalar da hekimlikten üstün gördükleri papazlardan bekledikleri sonucu alamamışlardır. Böylece çaresiz kalan insanlar Tanrı’nın öfkesini dindirmek için salgına neden olduklarını düşündükleri kişileri yakarak öldürmüşlerdir.

Yakmanın, kaçmanın, kilisenin, din adamlarının ve ritüellerin çare üretmekte yetersiz kalındığı görülünce de Rönesans aydınlanması için veba bir adım olmuştur.

Yüzyıllarca artarak ve azalarak devam eden vebanın Asya’dan Avrupa’ya seyahati, Moğollar tarafından işgal edilen kentte mancınık yoluyla olurken Osmanlı Devleti’ni de es geçmemiştir.

Orta Çağ’da babaların oğullarını, annelerin bebeklerini terk ettiği, korkudan insanların kaçtığı ve hatta birbirini yaktığı salgın, Türk halkının İslam toplumu olması ve alimlerinin salgın hakkında sözleri olması nedeniyle ilerlememiştir.

“Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman o yere, onun üzerine gitmeyiniz. Ve bulunduğunuz yerde veba zuhur edince de, oradan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhari: 76/30, Müslim: 39/92)

Bu anlayış, hastalığın yayılmasını engellemiş ve etkisinin sadece bölgesel kalmasına sebep olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya çıkan, 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılın ortalarına kadar süren veba salgınında, vebadan kaçarak kurtulacaklarını sanan yabancılar, Osmanlı toplumundaki halkın kaçmayıp sabretmelerine anlam verememişlerdir.

İbn Sina, İbn-i Hatib gibi İslam dünyasının bilim adamları sadece hadislerle yetinmemiş, salgın karşısında gözlem ve tecrübelere dayanarak; hastalığı teşhis etmeye ve salgını kontrol altına almaya çalışmışlardır.

Salgının toplumda yarattığı belirsizlik, ümitsizlik ve depresyonla birlikte çarenin bilimsellik olması da şimdi ile aynıdır.

Tekalif-i Milliye emirleri, günümüz Türkçesi ile Milli Vergi” ya da “Ulusal Yükümlülükler” adındaki emirler yayımlamasıdır.

Miş’li geçmiş zamanla anlatılacak olsa da bu bir masal değildir.

Türk’ün bağımsızlık mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşı’nda yeni kurulan düzenli ordu Batı Cephesi’nde ilk defa savaş kaybetmiştir. Muharebeyi kaybeden Ankara Hükümeti, daha fazla zayiat vermemek adına Sakarya Nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır.

Savaşın kaybedilmesi ile birlikte halkta tedirginlik ortamı oluşmuş ve TBMM’ye olan güven sarsılmıştır. Afyon, Eskişehir ve Kütahya’nın Yunanlıların eline geçmesi ve ordularının Sakarya Nehrine doğru ilerlemesi üzerine “Başkomutanlık Kanunu” çıkarılmış ve Mustafa Kemal Paşa Başkomutan seçilmiştir. Durum ciddidir. Meclis belli bir süreliğine tüm yetkilerini Paşa’ya devreder ve 8 Ağustos 1921’de Tekalif-i Milliye Emirleri çıkartılır. Emirler ile birlikte ordunun ihtiyaçlarının bir kısmı halktan karşılanmaya çalışılır.

            Milenyum insanları olarak desteklemeye değil muhalefet etmeye programlanmış gibiyiz. Ve eminim ki, bu konuda en muhalifimizle bile hemfikirizdir. Şikayetçiyiz.

Yatırım değil, daha çok yaptırım mutlu ediyor bizi. Olayların başlangıcını değil sonucunu sorgulayarak hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. Kitabı ortasından okuyup verdiğimiz hükümlerin bedelini de böylelikle kendimiz ödüyoruz.

Bu anlatılanlar, adı pandemi olmayan çeşitli küresel sorunların öncesi ve mevcududur.

Covid-19 virüs salgını bir varlık mücadelesi midir,

Savaş nedir,

Geçmişten hangi dersler çıkarılmalıdır,

Virüs hangi düşüncelerin miladı olacaktır?

Ve bu savaştan kimler sağ kalacaktır, siz karar verin.

Kim bilir!

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.