Bir Üçüncü Sayfa Konusu

İkinci çocuğu olmuştu adamın.

Cinsiyeti uzun süre “erkek” demişti doktor.

“Bir oğlunuz olacak”

Klinik ziyaretleri devam ederken,

Ve doğuma birkaç ay kala bu sefer alenen belliydi cinsiyet

Kesin, “kız” dedi

“Sağlıklı olsun, hayırlı olsun” dediler.

Anne baba başka ne diyebilirdi ki?

“Erkek” zannettikleri birkaç ay içerisinde, bebek elbiseleri almadılar. Naif âdetler…

Fakat bir uhdeleri vardı. Genç babanın içinde sakladığı, umduğu,

Oğlu olursa koyacağı isim.

“Murat”

Genç yaşta kaybettiği abisinin ismiydi.

Türk tarihinde böyle gelenekler olduğuna denk gelmesem, ulu hakanların isimlerinin bile toruna konulduğunu okumasam da Osmanlı Devleti’nden aşina olduğumuz bu geleneğin yardırmayacağını muhtemel buluyorum.

Kaç ailede, ölen dedenin ismi üç-beş toruna verilmemiştir ki?

Anne de bu sebeplerden ötürü, yadırgamadı.

“Koyarız” dedi.

Birkaç ay sonra öğrendiklerinde nur topu gibi bir kızlarının olacağını, üzülmediler. Çekirdek ailede bir hayal kırıklığı yaşanmadı. Hatta ilk çocukları, kız kardeşi olacağını öğrendiğinden doğacağı güne kadar abla temalı rüyalar gördü. Saçını tarayacağı bir kız kardeş.  

Beraber büyüyüp, beraber göreceklerdi ve hayatın tüm zorluklarına birlikte göğüs gereceklerdi.

33, 34, 35, 36 ve 37. hafta geldi çattı.

Çantalar hazır, herkes heyecanlıydı.

İkinci doğum birinci kadar zor olmazmış. Olmadı da, öğlen saatlerinde renkli gözlü, tombik bir kız çocuğu dünyaya ağlayarak gözlerini açtı.

Ağlamak, kimine göre ilk nefes kimine göre atalarının mirası KADERdi.

Görenin “maşallah” dediği, her ebeveynin sahip olmak istediği ve bazı ailelerin yıllarca bir ümit hastane kapılarında beklediği sağlıklı bir kızları olmuştu.

Saatler sonra eve geldiler.

Lohusa evine tam teşekküllü misafirlik!

Ne sinir bozucu bir gelenek. Ya da kadına yüklenilen “mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta seks objesi” zihniyetin ürünü, çarpıklık. Her şekilde sinir bozucu ve tam mücadele edilmelik.

O zamanlar bebek temalı partiler yok tabii ki, şerbetler 40’ı çıktığında mevlitler…

Komşular, eş dost, akrabalar…

Sonra lohusa yatağında bir haber aldı anne.

Lohusalık dediğin öyle kolay şey değil beyler. PMS dönemleri yaşanan duygusallığın bin misli,

24 saat içerisinde yaşanan duygusal medcezirlerin eksik olmadığı zorlu dönemdir.

Şöyle ki bildiklerinizin yüz misli, kimi içine kimi dışına…

“Aman evladım, kız doğunca evimizden ölü çıktı gibi oldu. Ağıtlar yaktık.”

Bu cümlenin normal şartlarda yaratacağı duygu durum bozukluğu, annede infial yarattı.

Çöktü, göz yaşlarını içine akıttı.

Oysa kadınlar insandı, onlar insanoğlu.

Belki de en acısı bunu diyen de bir kadındı, hatta bir anne(!)

Gelin kaynana çatışmalarına not düşülecek ve milat kabul edilecek bir olay olsa da, kadın olmanın beşikten mezara tarihi oldu bu olay.

Coğrafya kaderdi!

Ana dolu!

Sonra büyüdükçe kadın cinayetlerine şahit olacaktı bu kız,

Birileri çıkıp, örtülü olup olmasıyla onu benzetmelere konu edecekti,

Eylül, Ekim, Kasım, Aralık…

Hayır dedi diye,

Etek giydi diye,

Güçlü durdu diye,

Gece vakti dışarıda diye,

Açık diye,

Kapalı diye,

Her ay farklı hikayeler dinleyecek,

Katledilen hemcinsleriyle birlikte eksilecekti.

                Hikayelerini değil, sadece isimlerini yazsam ciltler dolardı.

                Hayalleri, idealleri, sevdikleri, sevmedikleri vardı.

                Kimi, yaprak sarması kimi çorba istedi.

                Var olan şeyleri arasında kayboldular!

                Şimdi,

Katilleri bulunur birkaç zaman sonra,

Ağırlaştırılmış müebbetlerle yargılanırlar,

Ya da az godamanlarsa iyi halden, hafifletici sebeplerden yararlanırlar.

Sonrası meşhur!

                Ama katledilen kadınlar, genellikle faili meçhuller arasına karışırlar.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.