YA APO YA SAVAŞ – ADANA MUTABAKATINA GİDEN SÜREÇ

Suriye sorunu ile yaşanan gelişmelerde, Ocak 2019’dan beri Suriye ya da Esad denince akla gelen ve gündem olan Adana Mutabakatı nedir ve hangi gelişmeler Suriye’yi bu mutabakatı imzalamaya zorlamıştır? Biraz tarihe bakalım. Yıl 1998, dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu…

TSK için artık, bıçak kemiğe dayanmıştır ve siyasilere meydan bırakmadan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, Hatay sınırında kamuflaj kıyafetleri ile 15 Eylül 1998 de aşağıdaki tarihi konuşmayı yaparak, Suriye’ye alenen “Ezeriz” diye ültimatom vermiştir. İşte her şey bu konuşma ile başladı.

Akabinde, askerin kararlılığını ve durumun vahametini gören, Cumhurbaşkanı Demirel aşağıdaki konuşmayı yapmak zorunda kalmıştır:

Ve yine dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz bu doğrultuda görüş bildirmiştir. Dönem zorunluluk gereği siyasilerin değil, askerlerin masaya yumruk vurduğu bir dönemdir.

Uluslararası haber ajansları Türkiye’nin PKK’ yı korumakla suçladığı komşusu Suriye’yi açıkça tehdit ettiğini acil haber olarak vermeye başladı.

Başbakan Mesut Yılmaz’ın, “Az bile söyledi, sabrımız taştı” ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “Hazırız, talimat bekliyoruz” sözleri, ertesi günkü gazetelerde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in sözleriyle birlikte yer alıyordu.

Mısır ve İran bu kararlılık karşısında arabulucu olarak devreye girmek istedi. 2 Ekim 1998’de Mübarek Demirel’i aradı, Demirel yarın arasın, meşgul dedirterek telefona çıkmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 3 Ekim 1998 de yapılan açıklamada:

“Türkiye ile Suriye arasındaki krizin çatışmaya varmadan, diplomatik yollardan çözülmesi” isteniyordu. Demirel daha sonra Mübarek’i arattırdı. Mübarek “Neler oluyor, yarın geleyim olayı çözelim” dedi. Demirel ise “Yarın gelme, ertesi gün ya da öbür gün gel meşgulüm” dedi.

Demirel, danışmanlarına, “Bütün devlet kurumlarına haber verin, çok sağlam bir dosya verelim. Su sızmayacak. Eksiği olmasın. Mübarek’in Esad’a ne söyleyeceğini, ona tam söyleyelim. Hariciye’ye söyleyin, koordine etsin” dedi.

Açıklamalar ve gerilimin yükselişi 5 Ekim’de devam etti. Sabah gazetelerini alan, televizyon haberlerini açan yurttaşlar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır bölgelerine birlik sevki görüntülerini izlediler.

Diyarbakır’daki 2.Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’nda konuşan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlhan Kılıç, ilk kez pasif anlamda da olsa ‘savaş’ kelimesini telaffuz ediyor, “Savaş iyi bir şey değil. Ben inanıyorum ki kriz yönetimi hakim olacaktır” diyordu.

Mesut Yılmaz “Suriye’den söz vermesini değil, Apo’yu vermesini istiyoruz” diyor ve dahasını yapıyordu: Birleşmiş Milletler Yasası’nın 51’inci maddesine atıfta bulunarak “Yoksa meşru müdafaa hakkımızı kullanırız” diyerek şu konuşmayı da kameralara söylüyordu:

6 Ekim 1998’de Mübarek ve Demirel buluşması öncesi ABD Büyükelçisi Demirel’e Clinton’un hem destek hem de tehdit içeren mektubunu iletti. Clinton PKK’ya karşı olduklarını ama bu savaşın Türkiye’nin hem kısa hem de uzun vadeli çıkarları açısından uygun olmadığını belirtti.

Clinton Hafız’a yazdığı mektupta ise: “Hükümetiniz PKK’ya desteğin son bulması, barınaklar sağlamaya son vermesi, Suriye ve Bekaa Vadisi’ni eğitimi için kullanmasına son vermesi ve hepsinden önemlisi PKK lideri Öcalan’ı korumayı durdurması için derhal net adımlar atmalıdır.” dedi

“Türk hükümeti bize Suriye’nin PKK’ya desteğinin son bulduğunu görmeye kararlı olduğunu bildirmiştir. Şimdi size, Cumhurbaşkanı Mübarek’in bu konuya çözüm bulmak için çabalarında işbirliği yapmanız için ısrar ediyorum. Bu duruma diplomatik bir çözüm bulunabilir ve bulunmalıdır”

Mübarek Ankara’daki görüşmede konuyu önce ‘İsrail çarpıtması’ noktasına getirdi. Demirel, ‘Suriye ile savaşta İsrail’e ihtiyacımız olmaz’ yönünde yanıt verdi. Mübarek’in ‘Araplar size karşı döner’ tehdidi de sökmedi. Mübarek durumun gerçekten çok ciddi olduğunu anlamıştı. Ankara’dan Kahire’ye dönmeyi planlamışken, rotasını değiştirdi. Mübarek yeniden Şam’a giderek, TR’nin taleplerini içeren dosyayı Hafız Esad’a vererek ve PKK’yı topraklarından çıkarmazsa başının belada olduğunu söyledi.

– Türkler ciddi. Sen bu adamı burada tuttukça da bu iş tehlikeye binecek.

– Adam burada yok. Türklerin niyeti başka.

– Bak. Sana artık ben de inanmıyorum. Adam burada. Bu adamı korumak için Arap kaynaklarını kullanmaya, israf etmeye devam edersen seni başta ben lanetlerim.

Bu diyalog sonrası Hafız Esad “Apo burada değil” ısrarını bırakmış ve “Tamam, halledeceğim” demişti. Ama Esad hâlâ bir başka çıkış yolu arıyordu. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’yi tekrar aradı. İran’dan, hem dönem başkanlığının yürüttüğü İslam Konferansı Örgütü şapkasını kullanarak, hem de komşusu sıfatıyla Türkiye’yi askeri harekâttan caydırması için yardım istedi. Ertesi gün, 7 Ekim’de Hatemi, Demirel’i telefonla aradı. Harrazi’yi Şam’a oradan da Ankara’ya göndermek istediğini söyledi. Konuyu savaşa varmadan çözmek için neler yapılabileceğini öğrenmek istiyordu. Demirel Mübarek’e söylediklerini özetledi:

“Suriye, Türkiye’nin taleplerini yerine getirmeli, ya da sonuçlarına katlanmalı. Bıçak kemiğe dayandı.”

Hatemi, “Lütfen Harrazi’yi (İran Dışişleri Bakanı) bekleyin. Onunla bir mesaj göndereceğim” dedi. Harrazi, artık İsrail söylemini bırakmış, İKÖ dönem başkanı olarak çabalarının sorunu çatışmaya meydan vermeden çözmeye yönelik olduğunu söylüyordu. Harrazi 8 Ekim’de Şam’daydı ve açıklamalarının tonu artık Türkiye eleştirisi olmaktan tamamen çıkmıştı.

Mübarek’in ilettiği dosya sonrası moralleri iyice bozulan Suriye, PKK liderliğini daha fazla taşıyamayacağı kararının eşiğindeydi. Biraz daha yüklenmek yeterli olacaktı. Harazi Şam’dan sonra Ankara’ya geldi. Önce Dışişleri’nde “Hem Esad’la, hem Şara ile uzun uzun görüştük” dedi. “İzlenimim, Suriye’nin kaygılarınızı yanıtlamak istediğidir. Ama onların da bazı noktaları var. Birincisi PKK’nın başının şu anda Suriye’de olmadığını ve sokulmayacağını söylüyorlar. İkincisi, PKK’ya korunak vermeyecek, lojistik ve mali destek vermeyecek.” diye iletti.

Harrazi, İsmail Cem’e “İsterseniz Şara ile konuşmanızı sağlayabilirim” dediğinde arabulucu olma niyeti açığa çıktı. Cem, Harrazi’nin sözünü kesti: “Bizim Şara ile görüşmek için arabulucuya ihtiyacımız yok. Telefon etsem, görüşürüm. O da arasa görüşürüz. Bir aracıya ihtiyacımız yok. Ama görüşüp görüşmeme konusunun başka koşulları var. Eksik olan aracı değil.” Harrazi, yine Suriye ile oturup tüm meseleleri konuşma konusunu açınca, Cem daha net konuşmaya başladı: “Bizim bir tane meselemiz var; o da terör meselesi. Suriye bu politikasına devam ettiği sürece konuşmanın yeri yok. Her şey düzelirse, o zaman bakarız.”

Harrazi, Dışişleri Bakanlığı’nın bulunduğu Balgat’tan Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün bulunduğu Çankaya’ya Dışişleri’nden aldığı bu katı havayla gitti. Ankara’nın tutumunun ne kadar katı olduğunu gördü. O nedenle, Demirel’le konuşurken Şam’dan aldığı havayı daha açık yansıttı:

“Ben Suriye tarafının PKK’yı ülkesinde barındırmamak için bir karara vardığı izlenimi edindim. PKK lideri Öcalan’ın ülkesinde bulunmaması için kararlılar” Öcalan ve PKK liderliği Suriye’de değilmiş ve sanki Suriye’ye gelirlerse kabul edilmeyeceklermiş gibi de yorumlanmaya açık bir diplomatik cümle içinde kurgulanmıştı. Demirel, “Ben de” dedi, “sayın Harrazi’nin ifadelerinden Suriye’nin PKK’ya bu ülkede barınma izni vermeyeceğini ve Öcalan’ın Suriye’de ikamet etmemesi için kararlı olduğunu anladım. Bu iki tespit önemli. Ancak daha önemli olan Suriye’nin bunu yerine getirmesidir.”

Harrazi sihirli sözcüğü söylemiş ve konuşmanın seyri bir anda olumlu yöne gitmeye başlamıştı. Harrazi belki bundan cesaret alarak Demirel’in damarına basacak şu sözleri söyledi:

– Suriye’nin bize söylediği, Öcalan’ın zaten bu ülkede olmadığı, bu nedenle gelecekte de Suriye’de olmasına izin verilmeyeceği idi. Demirel bunun üzerine:

“Öcalan Suriye’dedir. İstiyorlarsa, şu anda nerede olduğunu size söylerim. Türkiye kocaman bir devlettir. Bir adamın nerede olduğunu bilecek bilgiye sahiptir. Dün akşama kadar, dün akşam dahil, Şam’daydı. Bugün sabahleyin henüz bizim ilgili görevlilerimizle konuşmadım, bilemem, ama dün akşam oradaydı.”

Bu dik duruş karşısında Hafız Esad kararını verdi. “Abdullah Öcalan gidecek. Suriyeli yetkililer Öcalan’ı çağırıp şöyle demişti: Senin için 1000 adamımız ölecekse buna razıyız. Ancak Türkiye ile savaşı göze alamayız” Ve 9 Ekim 1998 günü Apo iti Suriye’den kovuldu. Teröre karşı Ankara’nın dik duruşu sayesinde Suriye PKK sorununu çözmek ve topraklarından çıkarmak için Atilla Ateş Paşa’nın konuşması üzerinden 35 gün sonra, 20 Ekim 1998’de Adana Mutabakatını imzalamak zorunda kaldı.

Devletin ve Devlet adamlığının ne olduğunu bilen kişilerce bir an önce yönetilmemiz dileğiyle, esen kalın.

celalaltayli@turkimece.com

www.twitter.com/agartabekcisi

Kaynakça: Yazıda bazı kısımlar Murat Yetkin “137 sıcak gün” yazı dizisinden alıntılanmıştır. Videolar Youtube kanalında yüklü bulunan Ahaber “Toplumsal Hafıza” programından ilgili kısımları kesilerek alınmıştır.

One Reply to “YA APO YA SAVAŞ – ADANA MUTABAKATINA GİDEN SÜREÇ”

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Etiketler: , , , ,